Komünistler Amerika'ya! / İsa Küçük
Komünistler Amerika'ya! / İsa Küçük
“Kurguyu” ben yapmadım desem Füruzan inanmayacak. Keşke o olanağım olsaydı. Ne güzel olurdu: Derginin son sayısını açınca ilginç bir olayla karşılaştım, yazmasam, olay ve kahramanı kaybolup gidecek; gönlüm razı değil buna. Yazmalıyım, olayı ve sonrasını anlatmalıyım. Baştan söyleyeyim, öteki öyküde isminin geçmiş olması tamamen bir rastlantı; istesem de başaramazdım bunu. Yazdığım öyküde isminin yer alması elbette olağan. Olağan olmayan, benim yazdığım öyküye kaynaklık eden olayın, sanki sıradan herkesin başına gelen günlük bir olaymış gibi başka bir yazar tarafından kaleme alınıp, ikisinin aynı dergide, üstelik birbirini takip eden sayfalarda yer bulmuş olması… Bir ilahi güç başarabilirdi bunu; varsa da o, ben değilim. Bilmece gibi oldu, anlatayım: Arkadaşım Füruzan’la geçenlerde kitapçıda karşılaştık. Uzun zamandır görüşmemiştik. “Neden yazmıyorsun” dedim kendisine. Şaşırmıştı, “Ne haddime” dedi. “Adaşın Füruzan gibi ince duyarlılıkların, merakların sesi oluyorsun konuşurken. Özel bir dilin var, devrik cümleler, kısa ve kesik söz dizinleri. Olaylara iyimser bakışın, sevgiye yaklaşımın ve gerçekçi yorumların…” Ne söyleyeceğimi merak eder bir yüz ifadesi sözümü kesmeden dinliyordu. Konuşmamı sürdürdüm; “Üstelik yaşadığın yerlerin, oradaki insanlarının yaşamı kadın aklıyla yazılıp yeterince anlatılmadı” dedim. Sözümün bittiğini görünce, kahvesinden bir yudum içti, “neden herkes gibi kadın gözü demiyorsun da kadın aklı diyorsun?” diye sordu. “Sen akıllı bir kadınsın, bak; farkı, hemen fark ettin” dedim. “Bana göre değil” dedi, kestirip attı. O an ısrar etmenin anlamı yoktu. Konuyu değiştirdik. Dünyanın ve ülkemizin içinden geçtiği karanlıktan ve insanlardaki yılgınlıklardan konuştuk; umutsuz olmamalıyız dedik birbirimize. İşler güçler, çocuklarımızın yaşamı… Ayrılırken, umutsuzca yineledim; “yaz ve paylaş” dedim. “Bakalım” dedi. Günler geçti, ses çıkmadı. Sonra bir gün, Füruzan’ın “Parasız Yatılı” kitabını gönderdim; anlatımını Füruzan’a benzetmiştim ya, örnek alır, yazma isteği uyanır da ateşe atlamasını kolaylaştırır diye düşünmüştüm. Doğrusu, kışkırtmak istedim. Teşekkür mesajında “illaki beni bu işe bulaştıracaksın!” dedi ve ekledi, “göz ve gönül’ sözlerini aşan bir şey yazacağım, yani akılsız bir şey…” Mutlu oldum. İyi bir okuyucuydu, sorgulaması, olaylar arasında nedensellik bağı araması, hayal gücü, konuşma dili müthiş. Bir kere yazma denemesi yapsın istedim. Okumak, ancak yazınca güzel… Okuyup yazmak; gaipten gelen sesler yerine, kalbimizdeki fırtınalarda, usumuzdaki depremler ve yangınlardadamıtılmış duygu ve düşünceleri yazıp paylaşmak ne güzel... Partinin yazdığı reçetenin ilk maddesinde, çocuklarımızın ilkokuldan itibaren, liseyi bitirinceye kadar kadın yazarlarımızın öykü ve romanlarının en azından yarısını okuması konusu varmış. Kadın yazarlarını okumayan bireylerden oluşan toplumun kendi iç barışını sağlaması ve sürdürmesi olası değilmiş. Okumayan bireyin, annesini, kız kardeşini, sevgilisini ve nihayet karısını tanıması, onları sevmesi ve saygı duyması olası mı? Sevgiyi tatmamış ve dolayısıyla saygıyı öğrenmemiş bir insanın kendisiyle ve toplumla barışık yaşaması, toplumsal barışı kurması ve yaşatması beklenebilir miymiş? Adamların okuma yazma konusuna kafa yorması kutlanacak bir durum. Ama içinde okur yazar kaç kişi var, bilen mi var? Her neyse… ben yaşadığım olayı ve sonraki gelişmeleri anlatıyordum. Arkadaşımla arada sosyal medyada el sallamayı, bazen de telefonla konuşmayı sürdürüyoruz. Her defasında bir sevinç çığlığı bekliyorum, “Bir öykü yazdım!” Bekleyişim devam ediyor. Bu arada ben yazma çalışmalarımı sürdürdüm; yazdıklarımdan birini dergiye göndermiştim. Yayınlamakla kalmayıp derginin aynı sayısında değerli bir yazarın “Parasız Yatılı”yı özne yaparak kaleme aldığı öyküsüne, yazdığım öykünün önünde yer verilmiş. Bu durum okurda soru işaretleri ve isimler üzerinden bir türbülans yaratmış olmalıdır. Sizin de başınıza gelmiştir belki bir arkadaşınız öykü, roman, şiir yazmanızı, resim yapmanızı, fotoğraf çekmenizi… istemiş, dahası heyecanlandırmış, özendirmiş, çeşitli yollarla sizi ateşin içine itmiş bile olabilir. Böyle arkadaşlar, arkadaşlıklar kaldı mı artık? Son kırk yılda doğan her çocuk “sınav büyücüsü” oldu çıktı. Herkesin derdi, en yakın arkadaşına fark atmak, onu milimle de olsa geçmek ve onu yenmek. Biz öyle değildik, fakirdik; sevgi, para, kitap, giysi…ama her konuda neye sahipsek onu arkadaşlarımızla paylaşan bir Türkiye’de büyümüştük. Mutluyduk. Paylaşmaktan geliyordu bizim mutluluğumuz. Herkesin birbirini yemeye çalıştığı ülkede şimdilerde ne çok gereksinim var buna. Bir “kafadan” çıkan sesi başkasının duyması ne büyük sevinç kaynağı aslında. Umudumu yitirmiştim ki, aradı Füruzan, dergi eline geçmiş, yazdığım öyküyü okumuş. “Beğendim” dedi, “ne güzel yazmışsın! sağ ol” diyerek teşekkür etti. Sevinci taşıyordu sesinden. “Yazdığın öyküden önce, ‘Parasız Yatılı’… çok iyi düşünülmüş, iki öykü arasında bütünlük sağlanmış, Füruzan’lar karışmış ama iyi de olmuş” demesin mi… “Ben yapmadım, haberim yok… Dergiyi çıkaranlar yapmış” dedim, sanki duymadı yahut umursamadı. “Seni ne zaman okuyacağız” diye sordum, “bir sürpriz yapabilirim, bekle” dedi. Dünyalar benim oldu. Beğenmiş olmalı. Acaba hangisini beğendi, yazdığım öyküyü mü yoksa “Parasız Yatılı” üzerine yazılanı, “Zehra” diye başlayanı mı? Zehra, köyde yaşıyormuş, yatılı okul öğrencisiymiş. Füruzan, bir turizm kentinde. Kadın takıları yapan bir atölyesi var ve eğitim alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşunda yönetim kurulu üyesi. Köylerde yaşayan kız çocuklarının eğitimleri için çalışıyorlar. Kendini turizm kenti ilan etmiş bir yerde kız çocuklarının okul ve öğretmen sorunu mu olurmuş demeyin. Hem de nasıl; sorun, oralarda daha da büyükmüş. Oralarda çocuklar, doğumdan itibaren başkası olmaya çalışıyormuş, büyük bir özenti içindeymişler. Geçtiğimiz yıl turizm kötüymüş; her yer boş kalmış, herkes sinek avlamış. Sonradan, Ruslar gelmiş ama yetmemiş açığı kapatmaya. “Gör bak” diyor arkadaşım; “Turizm bitti, dünyadaki barış, yakında sona erecek. Medeniyetler savaşına karşı tek ve en iyi çözüm, turizmdi. Terör örgütleri bilerek turizmi sonlandıran eylemler yaptılar ve sıra barışı bitirmeye geldi… Kötü, çok kötü” dedi. Ben, “umutsuz olmayalım, hayat yalnızca turizm demek değil” dedim. “Gelecekten korkuyorum, televizyonda izlemişsindir, başarılı çocuklar canlı yayında üniversite ve sonraki hayatlarını başka ülkelerde geçirmek istediklerini açıkladı, yani buradan kaçıyorlar, Cumhuriyetin başardığı iyi yurttaş yetiştirme dönemi ne yazık ki sona eriyor, kıyamet yakın!” diyen sesi bir iğne gibi battı kalbime. Turizm sadece ekonomi değilmiş, dünya uluslarının karşılıklı sevgi değişimiymiş. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça kin ve nefretin yerini sevgi, saygı, huzur ve barış alıyormuş. Politikacılar -içinde ‘acı’ taşıyan bu sözcüğe dikkat çekti konuşurken- farkında değilmiş bunun. Gençlere yazık olacakmış… “Bereket ki, Rusya olaylara ağırlığını koydu da soğuk savaş döneminin ‘yılgı dengesi’ geri geldi” dedi ve uzun uzun açıklamalara girişti. Anlattıklarının son bölümüne güldüm, sonra birlikte güldük. Telefonu kapattıktan sonra, güldüğümüz olay üzerinde düşündüm; dünya tersyüz olmuş mu desem yoksa türbülansa mı girmiş? Füruzan’ın yaşadığı kentin barlar sokağında gençler, Rus turistlerle birlikte “Komünistler Amerika’ya!” sloganlarıyla yürüyüş yapıyorlarmış geceleri barlar sokağında. “Amerika’nın durumu düzelmeden dünyanın hali düzelmezmiş” diyor Füruzan. Gidip o yürüyüşlere katılmalı. Dünya gerçekten değişiyor, belki de kıyameti önleyecek bir olay bu. Şu gençlere bakın; dünyanın kaderiyle nasıl oynuyorlar, insanın “aferin size” diyesi geliyor. Aferin size gençler, Ruslar olmasa da siz devam edin yüksek sesle bağırmaya: “Komünistler Amerika’ya!” İsa Küçük
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR